Rene Descartes Meditasyonlar | Her Şey Bir Rüya mı?

4 dk


1
1 Beğeni

Descartes modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Ortaçağ skolastisizminin son bulmasında büyük rol oynayan bir filozoftur. İsmi belki biraz yabancı gelebilir size fakat bir sözünü çok iyi biliyorsunuz “Düşünüyorum öyleyse varım”. Descartes düşünme konusunda oldukça fazla düşünmüştür. bu yüzden Ortaçağ’ın skolastik düşüncesini skeptisizmle yıkmaya başlamıştır. En ünlü eseri Meditasyonlar’da bu konuyu biraz ırgalamıştır.

Binlerce yıldır doğru kabul edilen bilgilerin yanlış olduğu gün yüzüne yavaş yavaş çıkmaya başlıyordu. Artık insanlar bilginin doğruluğundan şüphelenmeye başladı. Descartes artık şunu düşünmeye başlıyordu “bilginin doğru olduğunu nasıl anlarım? Nasıl emin olabiliriz?” İşte bu Medistasyonlar’ın ilk sorusu. İlk meditasyon şunu söylüyor. “Eğer güvenilir olan bilimlerde herhangi bir şeyi tesis etmek istiyorsam, hayatımda ilk defa her şeyi tamamen yıkarak ta temelden yeniden başlamanın zorunlu olduğunu anladım”. Burada şunu demek istiyor; bazı bilgilerden açıkça şüphe ediyoruz, o zaman bütün bilgileri hiçe saymak zorunda olduğumuzu söylüyor. Öğrencisi Gassendi “Tamam bazı şeylerin yanlış olduğunu öğrendik, neden bütün bilgileri çöpe atalım” diyor.(Katolik bir rahip olduğunu da söyleyeyim)

Descartes itirazlara karşı şöyle bir metaforla yanıt verir, “Eğer birinin sepet dolusu elması varsa, bazıları da çürümeye başlamışlarsa, çözüm bütün sepeti boşaltarak, sepetin içine yalnızca iyi olanları koymaktır. Bu metot inançlara uygulandığı zaman, şüphe edilecek her şeyden şüphe etmektir, ta ki şüphe edilmeyecek bazı şeyleri bulana kadar.” söylediğini açarsak; sepetteki bütün elmaları(bilgileri) tek tek inceleyeceğimize bilgilerin temellerine bakalım, bilginin temelinde bir sorun bulursak o temeldeki bütün bilgileri atalım. Eğer temellinde sorun yoksa bu bizim bazı bilgilerimizin doğru olduğunu dair ipucu verecektir. Descartes bilgilerin altını oyacak skeptik bir yaklaşımda bulunur.

Buradan sonra doğruyu bulana kadar bir düşünme evresinden geçeceğiz. Algılarımız bilginin doğruluğunu seçebilecek kadar doğru mudur? Descartes algılarımızın her zaman doğru seçebilecek kadar düzgün çalışmadığını söyler. -Descartes yarısı suyun içinde, diğer yarısı dışarısında olan bir çubuğu düşünmemizi ister- “Yarısı suyun içerisinde olan tarafı neden gözümüze diğer yarısından bağımsız ya da yamuk gözükür?” diye bir örnek verir. Bu da bazı durumlarda algılarımızın bizi yanılttığını gösterir. Elma metaforunu daha iyi anlayabilmemiz için konuyu açmamız gerekir.

Nesnelerin bize nasıl gözüktüğünü açıklamak için uygun durumdaysa diye bir ek özellik getirdiğimizde yeterince açıklayabilir miyiz? Uygun durum da olsa bile duyularımızın güvenilir olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu prensipte bir sorun var. Uygun durumda olduğunu nasıl bileceğiz? Prensibimize bir ek daha yapmalıyız. “Uygun durumları uygun olmayanlardan ayırt edebiliriz; eğer durumlar uygunsa, ve algılanıyorsa, duyularımıza görünenlerdir.” Yine bir sorun daha var. Uygun durumları, uygun olmayan durumlardan gerçekten ayırt edebilir miyiz? Herkes bu kapasiteye sahip midir?” Bazı delilerin kendisinin deli olduğunu anlayabilir fakat bazıları anlayamaz.” Durumlar uygun olsa bile duyular yanlıştır. Descartes tam burada bir şey söyler “Böyle insanlar akılları başlarında değillerdir ve eğer onlardan bir şeyi kendime model alırsam ben de aynı şekilde görüneceğim.” Delilere bakarak hiçbir durumu birbirinden ayırt edebilecek kapasiteye sahip dersek hepimizin aslında bir deli olduğunu söyler. Bu yüzden bir ek daha getirmemiz gerekir “Uygun durumları uygun olmayan durumlardan ve yeterli algılayıcıları yetersiz olanlardan ayırabiliriz ve eğer durumlar uygun ve algılayıcı da yeterliyse, duyumsanan her şeyin , duyulara nasıl göründeyse öyle olduğu söz konusudur.” Elma metaforunda ne kadar basit her şeyin göründüğü gibi olduğunu iddia eden bir prensibimiz vardı. Şimdi nerelere geldik konuya devam edelim. Yeterli algılayıcıları, yetersiz algılayıcılardan ayırt edebileceğimizi varsayımını ele alıyoruz. aslında kastettiği şey; akıllı bir kişiyle deliyi karşılaştırıyoruz. Fakat bazı deliler deliliğinin farkında olabilir ama bir çoğu farkında değil. Bu yüzden bu prensipte işe yaramadı. Hala duyularımızı savunacak bir prensibimiz bile yok. Hazır olun bomba geliyor.

Descartes tam burada öyle bir şey söylüyor ki bir kriz ortamı oluşuyor “Uyanıklığı uyuyor olmaktan ayırt edebilmemi sağlayacak kesin bir belirtinin olmadığını da çok açık görmekteyim.” Bu yorum felsefenin en ünlü skeptik argümanlarından bir tanesidir. Duyularımızın kesin bir şekilde uyuyor olmayı ayırt edemediğini söylüyor. Elmadan başlayan ve geliştirdiğimiz argüman ta nerelere geldi, yaşadığımız bir şeyin gerçekliğinden şüphe eder duruma geldik. Şu an ki yaşantımız aslına bir rüyamı? Yoksa bir rüya sekansında mıyız? Descartes bunu iyi bir şekilde yanıtlamak yerine başka bir yola sapıyor?

Descartes “Duyularım demek ki ara sıra yanılıyor, e bu tanrının işi de olamaz çünkü; mutlak güç ve kusursuzdur, beni niye yanıltsın ki?” olduğunu söylüyor. topu tanrıda alıp şeytana atıyor bu sefer. Descartes “Güçlü olduğu kadar da hilekar bir aldatıcı cinin bütün günü beni aldatmak üzere kullandığını varsayacağım. Gök, hava, toprak, renkler, şekiller, sesler ve bütün harici şeylerin sadece birer yanılsama olduğunu farz edeceğim.” Bu sorunu da tam çözmüyor. duyular yanıltıcıdır demiyor veya bir rüyadayız da demiyor ya da rüyadayız çünkü şu yüzden deyip de bitirmiyor. Meditasyonlar’ın sonunda “Eğer duyular yanıltıcıysa ben neyden emin olabilirim?” deyip bu yola sapıyor.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

1
1 Beğeni